beşbuçuk: fırında şipşak çipura yeme.
hep aynı şarkı sözleri tekrar ediyor kafamın içinden. ah “yalnızlık senfonisi”. ne de dokunur bana. her dinleyişimde sevgilimin “sana romantik şarkı yazdım” deyişi beyaz bir kelebek gibi kanat çırparak konar gözlerimin içine…
seni tanıdığından beri
bir adım ileri
gidemedi bu serseri
peki bu kimin eseri?
sözlerin bana bu kadar dokunuşu beyaz şaraptan mı yoksa kızın kutusundan kırkbinyetele çıkmasından mı bilemiyorum. bildiğim tek şey, öğlenden beri boğazıma tek bir lokmanın girmemiş olduğu. açlık, yemeyi zevkli kılan en önemli şeylerden biri. tuz gibi, zencefil gibi. ancak, sevgili okuyucum, unutmamalısın ki açlığını bastırma adına beyfendiliğinden ödün vermemelisin. bırak, büyük balığı o alsın. sen elbette ekmekle o farkı kapatırsın.
tabağıma tuzu, limonu, sirkesi tam olarak ayarlanmış yeşil salatadan biraz alıyorum. çatalı ağzıma götürürken nakarat tekrar çınlıyor kulaklarımda;
seni tanımasa idi
gerçek aşkı bilir miydi
bu romantik serseri
şarap su gibi berrak, balık lokum gibi yumuşak. ekmek? en pahalısından. serde efendilik var, açlığa dur demeli. öte yandan kılçıkları çatalla ayırmak tam bir eziyet. bir an kendimi ambiyansın büyüsüne kaptırdığımı farkediyorum. ne de olsa her şeyimiz var: ben, sevgilim-aşçım-yaşarustam, çokgüzelbalık, şarap ve.. ehm. ekmek. “biraz daha ekmek ister misin?” diye soruyorum. başını sallıyor hafifçe. yanağını öpüyorum. “öpmelanyağlıdudaklarla” der gibi bakıyor. üzülüyorum. üzüldüğümü görünce usul usul söylüyor son dörtlüğü;
seni tanıdığından beri
bir kemik bir deri
kaldı bu serseri
peki bu kimin eseri?
neşem yerine geliyor yine. “yanakları da ne güzelmiş” diyorum. üstüne alınıyor. ne bilsin çipuradan bahsettiğimi. sol elimle tuttuğum çatalıma sağ elimdeki bıçak yardımıyla biraz yeşillik alıyorum. uzatıyorum, mutlu mutlu yiyor. gözlerimiz karışıyor birbirine. şipşak çipuralar yenmiş, çok güzel doyulmuş, nakarat ise her zamanki gibi dudaklarımızda;
seni tanımasa idi
gerçek aşkı bilir miydi
bu romantik serseri
:*

