on: on numara anne keki.
kibar hanımefendiler, mağrur baylar, adrenalin tutkunları, üzümvar ümit abi, pekaç esterhazy ve siz, minik leydim;
kırmızı koltuğumuza oturmuş, size bu satırları karalarken bir yandan mark dacascos’un “son umut” adlı heyecan ve aksiyon dolu sinema filmini seyrediyorken öbür yandan da “neskahve üçü bir arada”mı yudumluyorum.
haşmetli dostlarım;
bir önceki paragrafı okuduktan sonra sakın gözlerinizin önünde huzur dolu bir sahne canlanmasın. oyarım o gözlerinizi. zira şu anda hüznüm kinime karışmış, öfkem şahlanıp kanatlanmış, süperim dolu bir şekilde oturmaktayım. buvak şam ölürüm, beni kimse tutamaz. yok tutamaz.
her şey beş gün önce başladı…
bir su bardağı şeker ile bir paket vanilyayı bir su bardağı süt ve yarım su bardağı sıvı yağ yardımıyla iyice erittim. üzerine bir paket kabartma tozunu eledim. ardından da iki su bardağı unu yavaş yavaş eleyerek ekledim. ekledikçe de topaklanmaması için iyice karıştırdım. sonunda fıstık yeşili rengindeki kabımda ne cıvık ne katı mis gibi bi hamur oldu. daha sonra önceden hafifçe yağladığım kek kalıbına hamurumun üçte ikisini boşalttım. kalıbı bir o yana bir bu yana eğerek hamurun yüzeyinin pürüzsüz olmasını sağladım. kapta kalan hamura ikibuçuk çay kaşığı kakaoyu ekleyip iyice karıştırdım. sonra bunu da kalıba eşit şekilde dağıttım. son olarak bir çatal yardımıyla çok az karıştırdım bunları ki şahane bir görüntü oluşsun. bu işe yaradı mı peki? bilmiyorum orasını. 160 derecede ısıtılmış fırına attım kekimi, sonra fırının önüne oturup pişmesini seyrettim. arada bir anne kekime bir kürdan batırdım. kürdanın ucu temiz bir şekilde çıktıktan sonra içimden yetmiş üçe kadar saydım ve kekimi fırından çıkardım.
gurme okuyucularım,
siz de bilirsiniz ki kek - hele de anne keki - asla sıcak yenmez, yedirilmez. ben de öyle yaptım. kekimi ıslak beze sardığım için beş dakika sonra ters çevirip bir iki pıtpıt vuruşla kolaylıkla tabağa çıkardım. kusura bakmayın çıkaracağım. evet. daha sonra lezzete önem verdiğim kadar hijyene de önem verdiğim için üstünü kapatıp soğumaya bıraktım. evet, biraz uzun bırakmışım.
yok yok, her şey dört gün önce başladı…
almanya’dan kenarında tüyüyle fötr şapkasını kaptığı gibi kapımızı çalmış esterhazy. gavur, bir de tanrı misafi ayağına yatmış. yer mi anadolu çocuğu? yemez. ama gözü dünya kötülükleriyle kirlenmemiş kırmızı başlıklı kızımız yer. yemiş. kısa bir hoşbeşten sonra muhabbet koyulaşmış ve eskilere gitmiş. dikkatinizi çekerim, miş’li geçmiş zaman kullanıyorum, zira ben orda yoktum. ah orda olacaktım ki! esterhazy kokusunu almış olacak ki kekin, gurbet acısından, sıla özleminden dem vurmuş. “en çok da annemin o mis kokulu keklerini özledim, biliyor musun?” demiş. bizim saf kız da “bilmiyorum” diye cevaplamış. bilmeyecek ne var? bil me ye cek ne var! “bilmem mi kardeş. gel dest-i izdivaç seyredelim.” de, değiştir konuyu. yok ama, illa teselli edecek. illa teselli edecek.
ah komşular aahh.
bir tam anne kekinin canını oracıkta almışlar. rivayet olunur ki, esterhazy %70′ini, silgi de %29′unu çakmış. ”yemişler” demeye dilim varmıyor. çakmışlar resmen. allahsızlar. ya ben? ben de alın teri döküp, akşam eve götüreceğim ekmekleri hak etmeye çalışıyorum. nerden bilebilirim ki unutulduğumu! akşam sevinç içinde evin yolunu tutmuş, bir yandan da kırmızı başlıklı kızın kapıyı açıp kucağımdaki ekmekleri gördüğünde nasıl sevineceğini hayal etmeye çalışıyorum. karşılaştığım manzara yukarıdaki fotograftan %1 farklıydı. onlar da kırıntılar. hislerim taştı, göz yaşlarına döndü. tuttum kendimi, içime attım. sıktım yumruğumu. kırıntıları bir çırpıda yedikten sonra kadıköye koşup haydarpaşa’ya karşı durdum ve var gücümle bağırdım:
“istanbul istanbul! yenilmeyeceğim sana!”
bir nebze olsun rahatladım. ama sadece bir nebze……..








